Algoritmanın köpeği
Beni yoran şeyleri “Zamanı geldi artık, hadi!” yazısında kısa bir liste olarak yazmıştım. Fazlası olmayan ama eksiği bol bir liste. Listeye koymayı atladığım ve sadece yormayan aynı zamanda rahatsız etmeyi de başaran bir konudan bahsetmek istiyorum size: “Algoritmalar”
Algoritma çok geniş bir tanım. Biraz daraltayım. Ne okuyacağımızı, ne izleyeceğimizi, ne dinleyeceğimizi, kiminle sevişeceğimizi, kimin seçimi kazanacağını, hangi haberleri görüp görmeyeceğimi, hangi ürünleri satın alacağımı belirleyen algoritmalar bu yazının asıl konusu. Basitçe “öneri algoritmaları” olarak tanımlamak mümkün.
Bugün internet siteleri, mobil uygulamalar ve sosyal medya platformları ne tüketmek istediğinle değil platformda geçirdiğin süre ile ilgileniyorlar. Algoritmalar bu hali ile işe yarar bir araç değil, bir tuzak olarak çalışıyor.
Takip ettiğim ve haberdar olmak istediğim kişileri neredeyse artık hiç görmüyorum. Bu platformları bizim açımızdan “sosyal” yapan insanlara ulaşmak için ek bir çaba göstermem gerekiyor. Algoritma benim için çalışıp istediklerimi göstereceğine alakasız videolarla, etkileşim odaklı postlarla, tepki ve öfke yaratan içeriklerle karşılaşıyorum.
Bazı hesaplara platformlar tarafından “shadow ban” uygulanıyor ve sansürleniyor, bazı içerikler ise özellikle “boost”lanıyor. Bot hesapların network desteği ile popülerleştirdiği içerikler ve AI ile üretilmiş çöp içerikler platformları domine ediyor. Platform kullanıcılarını kancalayarak (hook) etkileşim ve erişim kasan ve algoritmayı manipüle edenleri de listeye ekleyelim.
Sürekli akışı yenilediğimiz, durmaksızın scroll yaptığımız bu deneyim karşısında yapabileceğimiz ne yazık ki pek fazla şey yok. Sağlık bakanımızdan aldığım ilhamla çözümü “Algoritmalara karşı elimizde güçlü bir koz var, kullanmamak.” sözünde buldum. Tüketimimi oldukça azalttım. Arada girip ek bir efor göstererek eşe dosta bakıp çıkıyorum. Çok bile.
Buraya kadar yazdıklarım beni yoran kısmı. Rahatsız eden kısmı ise tüketici değil de üretici olduğum kısımda başlıyor. Düzen, içerik üretenlerden “algoritma diktatörlüğüne” koşulsuz uyum bekliyor. Daha fazla insana ulaşmak için başlık seçimleri, post metinleri, görseller, video kapakları, her şey ama her şey algoritmanın tahmin edilen kurallarına uygun olarak hazırlanmalı:
“Videolarda mutlaka“beğen, yorum yaz ve kanala abone ol” denmesi lazım.” “Kapak görsellerinde insan yüzü ve tepki çekecek ya da clickbait yapacak bir başlık iyi olur.” “Post metinleri kısa olmalı.” “SEO’da önde çıkmak için yazıda anahtar kelime en az 7 kez geçmeli” “Link koymamak lazım, çünkü Twitter erişimi kısıyor.” ”Girişe bir hook ekleyelim ki içeriğin gerisi izlensin.” gibi gibi.
İçerik üretmek için ciddi zaman ve emek harcayan insanlar daha fazla insana ulaşmak istiyorlarsa artık algoritmaya göre içerik üretmek zorundalar. Algoritmayı görmezden gelmenin bedeli çok ağır. Kimsenin ürününüz (ya da eseriniz) ile karşılaşmaması. Okunmamak, izlenmemek, dinlenmemek demek. İşin profesyonelleri için durum daha ağır. Çünkü sonuç gelir kaybı yaşamanız.
Youtube ekibi ile yaptığımız bir toplantıda müzik klipleri ile ilgili “Intro çok çok kısa olmalı. Şarkı ilk 3 saniye içinde başlamalı yoksa kimse dinlemez.” verisini paylaşmışlardı. Introsuz bir “Money for nothing”, “Carmina Burana”, “Clocks” ya da “Bohemian Rhapsody” hayal ediyorum, durduk yere canımı sıkıyorum.
İşin bir can sıkıcı yanı da çağımızda her şeyin ölçülebilir bir metaya dönüşmesi. İzleme, görüntüleme, beğeni, yorum… Bir restoranı iyi yapan, müzedeki bir eseri diğerlerinin bir adım önüne çıkaran, internetten bir ürün alırken, okuyacağınız yeni kitabı seçerken ya da bir Avrupa şehri için tatil planı yaparken artık elinizde ölçüler var. Bestseller bir kitap, trendlere girmiş video, puanı yüksek restoran, herkesin önünde fotoğraf çekilip Instagram’a attığı o tablo…
Her şeyin iyi, güzel, lezzetli, başarılı ya da değerli olmasının arkasında artık algoritmalar var. Ne kadar çok o kadar iyi. Ne kadar kalabalık o kadar gidilesi. Ne kadar tıklanmış, o kadar dinlenesi…
Özellikle kendini ifade etmek konusunda hassas olan, algoritmalar için eğilip bükülmek istemeyen benim gibi insanlar için zor bir açmaz. Algoritmanın dışında kalabileceğin alanlar kısıtlı. Emeğinin ve fikrinin erişimi için ne kadar esnemelisiniz?

Mesela ne zaman kendi anlatmak istedikleriniz yerine başkalarının duymak istediklerini yazmaya başlamalısınız? 3 tane fazla beğeni, üç yüz beş yüz tıklama için şaşırmış bir kedi suratı ile kendinizi Youtube thumbnail’i yapmaya hazır mısınız? Tam ne zaman sınır kalmaz ortada ve algoritmaların kölesi olursunuz? Başkalarının çok izlenen, okunan, tıklanan içeriklerinden algoritma böyle istiyor diye kopya çekmeye başladığınızda?
Algoritmaların hayatımdaki ve hayatınızdaki yerinden memnun değilim. Benim için çalışması gereken platformlar için köle gibi çalışmak istemiyorum. Bir algoritmanın benim efendim olmasını istemiyorum. Elbette anlattıklarımla, deneyimlerimle ve fikirlerimle bir etki yaratmak istiyorum. Okunmak, izlenmek, erişim benim için de kıymetli. Ama “ben” olduğum, olabildiğim müddetçe.
Pazarlama benim uzmanlığım bildiğiniz gibi. Her mecra için o mecraya uygun içerik üretmem gerektiğini, ne başlık atarsam daha çok etkileşim alacağını, tepki yaratarak nasıl daha fazla insana ulaşabileceğimi elbette biliyorum. Bilmek, yapmamı gerektirmiyor.
Uzunca bir süredir tüm mecralarda aynı içerikleri noktasını virgülünü değiştirmeden paylaşıyorum. Hatta artık sadece yazdıklarımı duyurup altına bir link bırakıyorum. Ahlaki bir çerçevede “bir duruş” sergilemek değil buradaki tavrım. Kendin gibi olarak devam etmek istediğim bir oluş biçimi. Kendin gibi bir varoluş…
Kendimi köle gibi ya da bana verilenlerle (erişim, trafik, beğeni) yetinen bir dilenci gibi hissetmediğim sanırım ki en özgür olduğum platform bu e-postalar. Okuyucu ile aramda hiç bir algoritma yok. Her yazı olduğu(m) gibi e-postanıza düşüyor. İsteyen okuyor, istemeyen o yazıyı pas geçiyor. Bazısı dönüp tekrar tekrar okuyor. Bazısı çok sıktı deyip vazgeçiyor. Hepsi kabulüm. Çünkü hepsi gerçek.
Bir akışın içinde alakalı, alakasız insanların önünden geçip giden değil, gerçekten ilgilenen insanlara ulaşmak gibi bir ayrıcalık e-posta. Podcast belki bir farklı format olabilir bu alanda abone mantığı ile çalıştığı için. Dağıtım burada odağım, format değil. Video çekip Youtube algoritmasına köle olmak yerine e-posta ile duyurmak da mümkün.
Başka bir yöntem de sanırım kitap olabilir. Onun da hazırlığında editöryel kısıtlamalar, satış beklentisi ile alınan ticari kararlar, e-ticarette satışta iken çalışan algoritmalar var. Ama bir e-kitabın hiç birine ihtiyacı olmayabilir. Ya da kendin finansal olarak basım maliyetini alır, istediğini yazar geçersin.
Değerlendirilebilir bir seçenek olabilir. Bunun için azıcık kıçımı kırıp oturmam lazım. Büyük emek, büyük mesai. Altından kalkabilir miyim şüpheliyim. Şimdilik e-postadan devam. 🙂
İyi pazarlar efenim.
Haftaya görüşmek üzere.