Zamanı geldi artık, hadi!
Arabayı iki tane park çizgisinin arasına sokmayı beceremeyen komşum beni yoruyor.
Asansörün gideceği yön düğmesine değil de ikisine birden basanlar, yanlış yöne gidecek asansöre bile bile başka kattan binmesinler diye binenler beni yoruyor.
Devletin zırt pırt “kader mahkumlarını” affetmesi beni yoruyor.
Sinyal vermeyi opsiyonel sananlar, kavşak ayrımlarında kaynak yapanlar beni yoruyor.
Sosyal medyada sürekli Avrupa market fiyatları ile Türkiye fiyatlarını karşılaştıranlar, dünya bilmem ne endeksinde ülkenin halini paylaşıp duranlar ve pet şişe ya da türevi bir şeyleri keserek başlayan ve kimsenin kullanmayacağı çok yaratıcı bir fikirmiş gibi tekrar tekrar üretilen “do it yourself” tarzı kısa videolar beni yoruyor.
Her türlü sokak röportajı, her türlü basılı dergi reklam karşılıklı Youtube CEO röportajı ve her türlü Linkedin’de değerli bağlantılarına yapay zekâdan aldıkları aklı dağıtanlar beni yoruyor.
İnternet tarifem bittiği için arayan dolandırıcılar, 1.500 TL bonus SMS’i atan kumarhaneciler ve “kendini polis, asker, savcı diye tanıtan” diye başlayan mesajlar gönderen İçişleri Bakanlığı beni yoruyor.
Sürekli ergen gibi davranan Elon Musk, sürekli zihnimde “çayna, çayna, çayna” diyen Donald Trump ve halkına ve başka halklara zulmeden tüm liderler beni yoruyor.
“Sosyal medyada gündem oldu.” başlığı ile boş beleş habercilik yapılması, ülke ile ilgili sorunların kaynağının dönüp dolaşıp mafya dizileri ile Netflix’in aile yapısını bozduğuna dayanması beni yoruyor.

İşlerin, piyasanın, ödemelerin durması, işsizliğin gizli bir salgın gibi yayılması, emeğin ve fikrin karşılığının ancak geçinecek kadar olması ve “buna da şükür” demekten başka seçeneğimizin olmaması beni yoruyor.
İfadeye çağrıldığında gidecek insanların şafak baskınları ile alınması, yargılanma süreci bile başlamadan her şeyin servis edilmesi, belli amaçlar için televizyonlarda gazeteci gibi gözüken tetikçilerin hiç utanmadan sıkınmadan yalan söylemesi beni yoruyor.
Dün tüm gün defalarca (20’den fazla) aradığım Ataşehir SGK Müdürlüğünün hiçbir telefonunu açmaması, operatör için bekleyin dedikten sonra operatöre bile düşememek beni yoruyor.
Yazmak istemek, ama neden sorusu ile bir türlü harekete geçememek beni yoruyor.
“Yapay zekâya adapte olun, olmayanlar mahvolacaklar” diyenler, AI ile tüm interneti çöpe dönüştürenler ve sürekli AI ile her şeyi yapabilirsiniz diyen MRR tayfa beni yoruyor.
Haber bültenleri, siyasiler, gündem ve ülke ile ilgili bir türlü değişmeyen her şey beni yoruyor.
Tükettiğim her ürünün giderek gramajının, kalitesinin, performansının düşmesi, herkesin daha az kazanıp her şeye daha çok ödemek zorunda olması, günün sonunda düzenin bir grup elitin çıkarı doğrultusunda sürmesi beni yoruyor.
İçten içe bildiğim ama bilmezden geldiğim gelecek ile ilgili türlü türlü problem bugünden beni yoruyor.
Her geçen gün artan belirsizlik beni yoruyor.
“Nasılsın?” sorusuna cevap verirken “ülke gibi”, “kötü değiliz ama”, “iyi demek adet olmuş” türevi cevaplar vermek, basit bir “iyi, çok şükür” lafını söyleyememek beni yoruyor.
Eve 3 kez gelen ustanın her defasında yarım bitirdiği işin bir türlü bitmemesi beni yoruyor.
Üç tane TikTok videosu izleyelim de pek de bunları düşünmeyeyim dediğimde karşıma çıkan iki video da bir “bu YZ ile mi yapılmış acaba, beni kandırıyorlar mı?” şüphesi duymak beni yoruyor.
Bir şeyleri değiştirmeye çabalamak ama yaratabildiğin etkinin görece sıfıra yakın olması beni yoruyor.
Adaletin (hak aradığımız her hangi bir yasal süreçte, mahkemelerde) çok yavaş ilerlerken adaletsizliğin çok hızlı başımıza gelmesi beni yoruyor.
Gecenin üçünde böyle karamsar bir yazının başında olmak beni yoruyor.
Siz bunu okurken sizin de canınızı sıkacak olmak beni yoruyor.
Yoruyor da yoruyor…
Ama korkmayın. Depresyonda değilim. Sadece yorgunum. 🙂
Bunlar ve bunlar gibi başka yüzlerce şey beni yordu, yormaya da devam ediyor.
Ve eminim ki çok daha fazlası beni yormak için hazır bekliyor.
İster istemez daha önce böyle bir dönem yaşadım mı hayatımda diye sorguluyorum. Ufak tefek oldu elbette ama bir hafta bilemedin iki hafta. Bu beklenmedik şekilde biraz uzun sürdü.
Peki neden bu yorgunluk bir türlü bitmedi? Ve bir açıdan hala sürüyor?
İlk aklıma gelen şey beni yoran şeylerin çoğunun dış kaynaklı olması ve benim bu konuda alabileceğim aksiyonların sınırlı olması. Sanki hayatımıza bir pranga geçirmişler ve onunla hareket etmeye çalışıyor gibiyiz. Eskiden en azından ara ara iyi bir şeyler olur ve nefes alıp mücadeleye devam ederdik. Şimdi onu bile yapamaz olduk.
Elbette ki değiştiremeyeceğim şeylere değil değiştirebileceklerime odaklanmam gerektiğinin farkındayım ancak söylendiği kadar kolay değil. Hayat Newton’un hareket yasaları gibi. Mücadelenin ivmesi azaldıkça hızlanmak için daha fazla kuvvet uygulamak gerekiyor. Tam bir şeye yüklenmeye karar veriyorum prangalarım ayağıma dolanıyor. :/
Bir diğer sebebi yine fizik kanunlarında buldum. Eylemsizlik. Şuan ki durma halinden harekete geçmek, hareket ederken vites yükseltmekten daha çok enerji gerektiriyor. Bu da başlamayı, yola çıkmayı ertelememe sebep oluyor.
Bir tık kafası çalışan insanların en büyük problemlerinden birisi her şeyi ama her şeyi biraz düşününce rasyonelize edebilmeleri. Bu eylemsizlik halini rasyonelize etmek için bolca sebebim var. Unutmayın İşimin büyük bir kısmı yaratıcılık.
Beni geçmişte disiplinli kılan şey sıklıkla bir hedefi gerçekleştirmek değil, rutin şekilde vazgeçmeden yola devam etmek oldu. Kısa süreli hedefler ve motivasyon beni hep yarı yolda bıraktı. Hemen hemen hayatımdaki her kararda, her giriştiğim işte beni “başarılı” (?) kılan şey varmak istediğim bir hedef değil beni yola çıkaran nedenler oldu. Hep bir nedenim oldu bir şeyleri yapmak için. İstisnalarda ise tek bir şey vardı, o nedeni aramak.
Bu atalete boğulmuş dönemin belki de en ağır yükü içimdeki nihilistin tekrar alevlenmesi oldu. Her şeyin anlamsızlaştığı bu dönem bugüne kadar yürüdüğüm yolları, taşıdığım ya da inşa ettiğim ve muhtemelen içinde bulunduğumuz kültürün dayattığı (belki de kandığımız) değerleri sorgulamama sebep oldu.
Kendimi inandırdığım ve idealize ettiğim dünya bir kez daha gerçeklerle karşılaştı ve paramparça oldu. Bu parçalanma bu yazıyı sabırla buraya kadar okuyan herkesin tahmin edeceği gibi varoluşsal yüklerimi biraz daha arttırdı. Türlü türlü kişisel şımarıklıklar. 🙂
Bu çatışma bir seçim yapmamı gerektiriyordu. Ya dünyayı olduğu gibi kabul edecektim ve uyumlanmaya çalışacaktım ya da gerçekle ideal arasındaki farkı kabul edip az da olsa bir şeyleri değiştirmeye çalışacaktım.
Şimdi fark ediyorum ki insanın bu iki seçenek arasında yapacağı seçim de dünyayı idealize etmenin bir sonucu. İki seçenekten çok daha fazlası var hayatta. Tek bir yoldan gitmek şart olmadığı gibi gerçekçi de değil. Biz geriye dönüp eylemlerimizi doğrusal bir hikayenin parçası ve anlamlı bir bütün olacak şekilde hatırlıyoruz. Ama hayat bir çizgi gibi dümdüz yaşanmıyor. Farklı yerlerde farklı zamanlarda farklı şeyler yaşanıyor. Mesele bu yüzden doğru bir seçim yapıp bir yolda ilerlemek değil; yürümek. Bu defa alışık olmadığım şekilde nedensiz de olsa yürümek.
Sonuçlar, yaratılan etki, değişim, başarısızlık, hayal kırıklığı ve mutluluk sadece zamanı dondurup bir anlığına yüklediğimiz anlamlar. Eskiden olsa “önemli olan yola çıkmak” derdim. Bir şeyleri önemli bir şeyleri önemsiz kılmak eski anlam dünyamın bir alışkanlığı. Artık harekete geçmek var sadece. Düşünüp, karar verip harekete geçmekten bahsetmiyorum. Önce bir şeyler yapmak, bir adım atmak mesela sonra dönüp bakmak ve hayatla hizalanmak istiyorum.
Başkalarından alıntı yapmayı pek sevmiyorum ama son cümlelerim zihnimde “taşlı” bir anlatıyı çağrıştırdı. Spinoza, “Şayet havaya atılan bir taş düşünebilseydi, kendi isteğiyle yere düştüğünü sanırdı.” der. Yapabilirsem düşünemeyen bir taş olmayı deneyeceğim. Daha doğrusu daha az düşünen…
Zamanı geldi artık.
Hadi!