Yatak toplamak, sarkaç gibi bir hayat ve çok çalışmak

Bu ara sabahları erken kalkmakta zorlanıyorum. Çok da erken bir saat değil kastım. 7:30’da kalkmak bile zor geliyor. Kalkınca gün ışığı olmaması muhtemelen etkili ama bu aralar kalkmak için gerekliliklerim biraz azaldı. Onun etkisi biraz daha fazla olabilir.

Gerekliliklerim dediğim şey aslında yapmak istediklerim. Azalması yapmak istediklerimin azalmasından değil, zorunluluklarımın artmasından dolayı. Çocuksuz bir hayat tercihim bu yıl yerini yeğenli bir hayata bıraktı. Yeğenli bir hayat derken okul servisi, ödev hizmetleri, okul dışı aktiviteler operasyonları ve bir sürü zaman alıcı aktiviteyi kastediyorum.

Artık erken kalkmak istediğim için değil, kalkmak zorunda olduğum için kalkıyorum sabahları. Uyanmak istemiyor bir tarafım. Ama kalkmazsam çocuk gecikecek. Uykuya düşkün de değilim ancak bu zorunluluk haline gıcık oluyorum içten içe. 5 dakika geç kalkmak bu zorunluluğa karşı direnmek gibi geliyor. Sonra kendimi kendime söylenirken buluyorum: “Mal mısın, kalk işte. Sen zaten erken kalkıyordun.”

Hani çocukken sabah kalkmışsındır ve yatağını düzelteceksindir zaten ama annen kapıdan kafasını uzatıp sana “çocuğum yatağını düzelt” der ve artık sen kendi istediğin için değil annen istediğin için yatağı düzeltecek duruma gelirsin. Benzer işler.

Bazen yazı ile ilişkimi bu duruma benzetiyorum. Birileri benden yazmamı beklediği için yazmak ile kendim için yazmak arasında bir yerlere takılıyorum ve duruyorum. “Kendim için yazmam lazım” dediğimde “gerçekten mi?” sorusu zihnimde büyümeye başlıyor. Kimse okumasa da yazacak mıydım hakikaten?

“Okuyucu için şunu şunu yazmam lazım” dediğimde ise annemin yatak toplatması hissi bünyemi kaplıyor. Bir ya da iki yazı yazınca daha fazla yazmak istemiyorum. Zorunluluk gibi geliyor yazmak. Halbuki zorunluluklara karşı alerjim var.

İçten içe zorunlulukların çok önemli olduğunu, hatta insanı geliştiren çoğu şeyin sebebinin zorunluluklar olduğunu düşünüyorum. Ama diğer yandan zorlanmayı istememenin doğal ve hatta konforlu olmasını da anlıyorum. Geriye dönüp bakınca kendimi her türlü konfora teslim etmekten korktuğumu söyleyebilirim.

Sürekli bir ilerleme, yenilenme, değişme hali hayatımın özeti gibi. İlerlemeden kastım şirkette bir pozisyon, daha çok para ya da statü değil. Dönüşmek gibi biraz. Ben olarak kalmak ama eski bene tam da benzememek. Bu değişimin içinde bir uçtan bir uca sürüklenmek, asla yapmam dediklerimi yapmak, her zaman yaparım dediklerimden vazgeçmek.

Bir sarkacın salınımını yavaş yavaş kaybetmesi gibi insan da büyüdükçe ya da yaşlandıkça uçlara savrulma ve değişim ivmesini kaybediyor. Yer çekimi nasıl sarkacı yavaşlatmaya, frenlemeye çabalıyorsa, hayat da insanı daha makûl bir yere doğru çekiyor. İdealler gerçeklerle törpüleniyor, hayaller de imkan ve kısıtlarla. İnsan zamanla gelecek ile ilgili beklentileri ile uzlaştığı bir noktaya geliyor. Sanırım insan bu noktadan sonra muhafazakarlaşıyor. Dünyada bir şey değiştiremeyeceğini hoşuna gitmese de kabulleniyor.

Bugün hala kendimi bir sürü şeye zorlamamın yaşlanmaya karşı mı yoksa muhafazakarlaşmaya karşı mı olduğundan emin değilim. Belki ikisi de değildir. Belki ikisi ve daha fazlasıdır. Geçtiğimiz hafta 46 yaşını kutlamış ve orta yaşın üstlerine merdiven dayamış (hayıııııır, yaşlı değiliiiiiiiim) birisi için sebep çok da önemli olmayabilir. Bir his var beni rahatsız eden. Ve bu his daha öncekilere pek de benzemiyor.

Durursam, hayatımın geri kalanında da sadece duracakmış gibi hissediyorum. Ama beni rahatsız eden şey tam olarak bu değil. Durursam, çok da değil bu arada birazcık durursam, hep durmak ister miyim? Sever miyim bu yeni hali? Değişmeyen, sabit fikirli, çok da düşünmeyen bir Burak beni daha mutlu eder mi?

Belki de bu yazı dahil son yıllardaki yazmalarım, çizmelerim, video içeriklerle falan uğraşmam sabahları alarmı “5 dakika daha” ertelemek gibi bir şeydir. Gerçeği, hiç bir şey değiştiremeyeceğimi kabullenmemi bir 5 yıl daha ertelemişimdir belki de.

Belki de bu yazı annemin bana “yatağını topla” demesi gibi bir yazıdır. Zaten yazmayı istiyormuşumdur ve mutlaka yapacağımdır ancak ben, kendim, açık ve net şekilde kendime kalk bu yazıyı yaz demişimdir ve şu an bunu yapmak bir istek değil bir zorunluluk olmuştur. Hatta pek de mutlu değilimdir bu yazıdan.

Sabah erken kalkmam lazım. Yeğeni yarın sabah ben okula götüreceğim. Sonra geçen hafta yazar bitiririm dediğim bir yazıyı bitirmem lazım. Zaman bulursam onun videosunu çekeceğim. Bu hafta The Executives’e bir yazı yazdım. O yayınlanacak. Cumaya bir tane daha yazmam lazım. Hatta lazım değil şart. Sonra bir akşama da canlı yayın yapmak zorundayım. Kitap için de biraz zaman ayırmam lazım.

Ne diyordu ALO reklamındaki çocuk: “Çok çalışmam gerek anne çooook!”

BONUS: Herkesi rahat bırak anne!