Kayboldum
Mart ya da Nisan ayıydı sanırım biraz yolumu kaybetmiş gibi hissetmeye başlamam. Uzun zamandır yazan, üreten, paylaşan biri olarak bu yolculuğun nereye gittiğini sorgularken buldum kendimi.
Bir yere varmak için yazmıyordum aslında. Yazmak daha bencilce bir şeydi benim için. Anlamak, bazen bir anlam uydurmak, öğrenmek, biraz da anlaşılmak ve onaylanmak.
Yol hep keyifliydi. Zorlanıyordum düzenli yazarken biraz, ama işe yarar bir şeyler üretmenin etkisi, kendini ifade etmeye kendimce yüklediğim anlam falan sürüyordu bir şekilde. Sonra bir şey oldu, ayağımın altındaki zemin kaydı ve kıç üstü otururken buldum kendimi.
Size tarih verebilecek kadar net hatırlıyorum o günleri. Mayıs sonu, VEO3 lansman günü.
Uzun zamandır yapay zekâ teknolojileri üzerine yazmama, bu teknolojinin gelecekte neler yapabileceğine dair fikrim olmasına rağmen birkaç kelime girdi ile VEO3’ten aldığım videoya ağzım açık bakıyorum. Türkiye’ye açıldığı gün VEO3’ü kurcalayıp denedikten sonra şaşkınlığım ve heyecanım yerini gelecek ile ilgili belirsizliğe ve çaresizliğe bıraktı.
Şimdi girdim baktım ne tepki vermişim diye.
26 Mayıs’ta The Executives ekibine aşağıdaki mesajı atmışım.

O güne kadar yapay zekâ teknolojilerine adapte olabileceğimize inanıyordum. Konuya olan merakımdan, teknolojiye olan ilgimden dolayı adapte olanlardan birisi olabileceğimi bile düşünüyordum. Yanılmışım. İlk o gün fark ettim yanıldığımı.
Sonrasında her yerden üzerimize yapay zekâ içerikleri yağmaya başladı. Kangurunun birisi elinde bilet olmasına rağmen uçağa alınmadı. Her konu ile ilgili sokak röportajları, şaka videoları üretildi. LinkedIn bir anda herkesin uzmanlığını paylaştığı, emoji ve dash dolu yazılara boğuldu.
Yeni modellerle birlikte içerik kalitesi hissedilir derecede arttı. Daha tutarlı, anlamlı ve profesyonel ellerden çıkmış gibi görünen içerikler çok kolay üretilebilir oldu ve içerik üretmenin kolaylaşmasının, demokratikleşmesinin yarattığı içerik enflasyonu ile karşılaştık.
Herkes bir gecede bildiği ya da bilmediği her konuda yazılı, görsel ya da işitsel içerik üretebilir oldu. Herkes bir gecede yazılımcı, yazar, besteci ve tasarımcı oldu.
Hayatımızdaki her şey bir “vibe”a dönüştü. Vibe coding, vibe marketing, vibe working falan feşmekan…
Tüm bunlar içimdeki belirsizlik ve çaresizlik hissini artırdı. Gibi dizisindeki İspanyolca sahnesinin çoklu evrenlerden birinde gerçekleşen hali derdimi anlatır.
“Herkesin her şeyi bildiği bir yerde ben yeni bir şey söyleyebilir miyim?”
Bir paradigma değişimi yaşanıyor. Bilginin kısıtlı ve erişiminin zor olduğu dönemden hiç olmadığı kadar kolay olduğu bir döneme evriliyoruz. Kütüphanelerden, internet dizinlerine, sonrasında Google aramalarına giderek kolaylaşan bilgiye erişim, bugün tek bir soruya verilen cevaba indirgenmiş durumda.
Bugün yapıları gereği her soruya cevap vermeye programlanmış dil modelleri, her soruya uzmanlık seviyesinde cevap verebiliyor. Artık her alanda, hemen hemen her kategori ya da konu başlığında ortalamanın üzerinde bir cevaba ulaşmak 3–5 saniye.
Sadece birkaç yıl önce merak ettiğiniz bir sorunun cevabı için, üstünkörü de olsa bir araştırma yapmanız gerekirdi. Araştırma dediğim de Google sonuçlarını tarayıp karşınıza çıkan içerikleri okumak, linkler arasında gezinmek ve cevaba ulaşmak.
Bugün bir soru sorup anında cevap alabiliyorsunuz. Ve çok büyük bir oranda da doğru bir cevap. Sizin konudaki uzmanlığınızdan, tecrübenizden bağımsız. Kolay ve hızlı. Bilgi hiç olmadığı kadar erişilebilir, değiştirilebilir, işlenebilir. Yıllarca yatırım yaptığımız, biriktirdiğiniz ve bizi uzman yapan bilgi artık bir meta. Her meta gibi giderek de ucuzluyor.
Bildiklerimin değerinin kalmaması can sıkıcı. Ama iş orada bitmiyor. Bundan da kötüsü yeni bilgiler öğrenmek de giderek gereksiz hâle geliyor. Çaresizlik, belirsizlik hissine eşlik eden ve açıkçası yazma yolculuğumda da kafamı kurcalayan en önemli olgu tam olarak bu. Yeni bir şey okumamın, yeni şeyler öğrenmenin anlamını kaybettiğimi hissediyorum. Çok şükür her zaman değil, ama bazen.

Halbuki yeni bir şeyleri hiçbir zaman (okul, üniversite sınavı gibi şeyleri ayırıyorum) işime yarar diye ya da birilerinden daha iyi olurum diye öğrenmemiştim. Ara ara bahsetmiştim eski yazılarda.
Doymak bilmeyen merakım beni hep açık tuttu yeni şeylere, denemeye, öğrenmeye. Bazen denerken öğrendim (neden bilgisayara Ubuntu kurmuyorum? Ne öğrendim? “Uyumsuz NVIDIA ekran kartı kurulumu.”) bir şeyleri, bazen de anlamaya çalışırken hayatı. (Trafikte 2. saatin sonunda akla gelen “Neden İstanbul bu kadar geniş bir alana yayılmış?” sorusu gibi.)
Türlü türlü sorunla karşılaşıyordum işle ilgili mesela. Çözmek için öğrenmem gerekiyordu. Sorunlara çözüm, sorularıma cevap arıyordum. Ararken bir sürü şey öğreniyordum doğal olarak. Sadece cevap almıyordum, bir bağlam içinde öğrenmeme imkân tanıyordu bu yaklaşım. Ben aynı yöntemlerle devam etsem de yapay zekâ kullanıcıları için yol artık çok kısa. İşlevsel olarak kolay ve hızlı. Artık analog yollarla bir şeyleri anlamaya, öğrenmeye pek de gerek yok gibi. Dijital bilgi her zaman orada, hazır ve erişilebilir.
Yolun kısalmasının yolculuğun sürprizlerini de öldürdüğü aşikâr. Cevaplara giden yol kısaldığı için “tavşan delikleri” ile karşılaşmak, gereksiz bir sürü bilgi edinmek de pek mümkün olmayacak sanırım.
“Neden yurt dışında yaşayamayacağım?”ı anlattığım bir yazıda, “İftarlık Gazoz” filminin girişinde çalan “Deniz Üstü Köpürür” şarkısından bahsediyordum. Şarkıyla ilgili webde bakınırken Ekşi’de öğrendim ki herkesin dinlediği versiyonun bir ses kanalı plaktan CD’ye aktarılırken eksik kaydedilmiş. Gitar sololar kayıtta yokmuş. O güne kadar dinlediğim, muhtemelen dinlediğiniz eksik olan versiyonmuş. Orijinal kaydı dinlemek müthiş bir tavşan deliği oldu benim için. * Bu bilgiyi bilmesem de olurdu elbette. Ama ne yaparsın, merak işte.
Bugünden geçmişe bakınca 45 yılımı gereksiz bilgilerle koca bir bilgi ağı inşa etmeye harcamışım. Hem de analog yöntemlerle. Okudum, araştırdım, izledim, dinledim, anlattım, denedim ve yaşadım hepsini. Yavaşladım belki ara ara ama hiç durmadım. Hep heyecanlı oldum yeni veri girişleri için. Azıcık bilgi için bile koca kitapları kemirdim, daha iyi anlamak için yol yaptım, kendi gözümle gördüm, deneyimledim. Sırf analog zihnimde daha fazla bağ kurmak, hayatımı anlamlandırmak için.
Ve zamanla başkalarının fikirlerinden, başkalarının inşa ettiklerinden, karşılaştıklarımdan, gözümle gördüklerimden, kulağımla işittiklerimden bir ben inşa ettim. Elbette ki bir sürü eksikle, bir sürü tutarsızlıkla ama yine de bir şekilde özgün bir ben. Özgün derken?
Aklıma hemen şu soru geliyor:
“Herkesle aynı kitapları okuyarak, aynı dersleri alarak, aynı içeriklerle beslenerek özgün olunabilir mi?”
Bugün geriye dönüp kendime baktığımda, özgünlüğün biriktirdiklerim ile değil biriktirdiklerimi nasıl bağladığım ile ilgili olduğunu düşünüyorum. Benim her bilgiye, kelimeye yüklediğim anlam, değer, ilişki gücü sanırım aynı bilgiyi/içeriği tüketip farklı şeyler söyleyebilmeme sebep oluyor.
Herkes ile aynı kelimeleri kullanıp başka bir şey anlayabiliyorum (ki bazen yanlış şeyler), başka şeyler ifade edebiliyorum. Özgün olmak fikri gelecek ile ilgili hissettiğim belirsizliği ve çaresizliği bir nebze olsun azaltıyor.
Dil modelleri ya da yapay zekâya karşı tutunacak tek şeyimin bu özgünlük olduğunu düşünüyorum. Kendi bilgi ve tecrübelerinle oluşturduğun bir bağlam ve bu bağlama muhtaç fikirler, görüşler, yorumlar…
Başka bir deyişle “Herkesin her şeyi bildiği bir yerde yeni bir şeyler söylenebileceğini” düşünüyorum. Farkı yaratacak şeyin de özgünlük olacağına inanıyorum.
Buna inanmamın sebebi biraz da işin teknik tarafı. Biraz indirgemeci olacak ancak bu riski almak zorundayım. Dil modelleri kendi istatistiksel modelleri doğrultusunda mevcut parametreleri işliyor, istatistiksel bir bağ kuruyor ve bir sonraki kelimeyi tespit ederek içerik üretebiliyorlar. Dil modellerinde çıktının dil modelinin eğitilmiş verilerine ve matematiksel hesaba dayanması herkes için benzer girdiler karşılığında benzer cevaplar vereceği anlamına geliyor. Hemen hemen her konuda uzmanlık seviyesinde cevap verebilmenin bedeli özgün olmak konusunda modelleri kısır bırakıyor.
Burada kocaman bir ama parantezi açmam lazım. Özgünlük konusunun da kısıtları var. Özgün bir yazı üretmenin yolu artık dil modellerine sorularak cevap alınacak bir konu hakkında yazmamak.
“Marka adı seçerken dikkat edilecek 5 şey”, “Konumlandırma nedir?” ya da “Midjourney’de gerçek fotoğraf kalitesinde görsel nasıl yapılır?” gibi içerikleri eminim yapay zekâ benden daha iyi yazacaktır. Aynı şeyleri yazmanın, başkalarının sorularına cevap üretmek demek yapay zekâ ile kazanamayacağım bir yarışa girmem demek. Anlamsız, gereksiz.
Yazmam, anlatmam gereken şeyler, dolayısıyla kendi zihnimde ördüğüm bağlama muhtaç fikirler, görüşler ve yorumlar. Varacağı yere değil de benim gibi yol deneyimine odaklananların tüketmeyi seveceği içerikler. Kitap özetini değil de kitabı okuyan, doktorun bekleme salonunda önünde duran dergiden rastgele bir sayfa açıp şöyle bir göz atan, cevapların değil yeni soruların peşinde koşanların ilgisini çekecek şeyler üretmeliyim diye düşünüyorum.
Burada üretmemin gerekliliği bir tartışma konusu. Artık üretmek asla bir gereklilik değil. Bütün yazı da zaten bunun üzerine kurulu. İşe yarayacak bir şeyler üretmek artık gereksiz. İşe yarayacak her şeyi yapay zekâ üretebilecek gibi. Pek de işe yaramayacak şeyleri üretmek zaten gerekli değil. Ben de bu gerekliliklerin dışında etki etmekten (impress) öte, ifade etmeye (express) yakın bir yerden yazmam gerektiğini düşünüyorum.
Benim kendimi ifade etmem okuyucu için de bir etki yaratmakta. Ama şart ya da gerekli değil.
Eski bir arkadaşım, bir yazımı okurken kendini benimle kavga ederken bulduğunu söylemişti. Katılmadığı yerlerde beni karşısına oturtup çatır çatır fikrini savunuyormuş bana karşı. Yazma maceramda aldığım en iyi iltifatlardan birisi. Okurun, yazıdaki bağlam doğrultusunda benimle yola çıkıp bambaşka fikirlere ulaşması. Müthiş.
Benim için yazma gerekçesi değil ama harika bir yan etki. Ve elbette çok kıymetli. İnsan içten içe işe yaramak istiyor. Okuduklarının, biriktirdiklerinin de işe yaramasını. Modern dünyanın her şeye işleve indirgemesinin sebebi sanırım bu. İşlevsel olmayanın değersizleşmesi, doğal bir seleksiyonla yok olması, görmezden gelinmesi. Her şeyin sadece sonuçla ilgili olmaya başlaması.
Yapay zekâya karşı işlevsel olarak rekabet edemeyeceğim çok açık. Sonuç almak istiyorsanız benim ya da bir başkasının yazısını okumak yerine doğrudan dil modeline sormak daha kolay. Ya da bu yazı dahil tüm yazıları özetletmek. Sonuçta özet dediğin şey yazının anlattığı şeyin hap gibi yutulur hâli. Tam günümüz tüketicisine uygun bir format.
Özet, bilgiye kolayca ve elbette ki hızlıca erişmek için ödenecek küçük bir bedel. Kimsenin detaylara inmeye, biraz daha geniş açıdan bakmaya, bağlama ayıracak zamanı, enerjisi yok. Kitap yerine özetini okumak ya da filmini izlemek mesela. Karşımıza çıkan makaleleri yapay zekâya özetletmemiz de pek farklı değil. Hemen sonuca ulaşmak, zahmetsizce tüketmek, bilgiyi hızla sindirmek ve küçük bir dopamin patlaması ile tatmin olmak.
Yapay zekâlı gelecekteki belirsizlik ve çaresizliğe karşı bir diğer tutunacak dal tahmin ettiğiniz üzere özetlenebilir içerikler üretmemek olabilir. Elbette ki her yazı özetlenebilir; ancak işleve yönelik değil, bir akışa yönelik yazmanız, kendi düşüncelerinizi, deneyimlerinizi, fikirlerinizi ifade etmeniz ve bunu yaparken neden–sonuç ilişkisinin kurulabileceği bir bağlamsal çerçeve sunmanız bir fark yaratabilir.
Az önce belirttiğim gibi her şeyin işleve indirgendiği, anlamın bunun üzerine inşa edildiği, sonuçlara odaklanan bir dünyada yola devam etmek için buna inanmaya ihtiyacım var. Bu inanç olmadan yeni bir şeyler söylemek, üretmek, anlatmak pek mümkün değil.
Herkesin her şeyi bildiği, her şey için kolayca içerik üretildiği ve her şeyin değersizleştiği bir yerde benim yazdıklarımın, anlattıklarımın değer kaybetmesi de çok normal. İçerik enflasyonunun sonucu tüm içeriklerin değersizleşmesi olacak. Bu bollukta hele ki yapay zekâ ve gerçek insan içeriği ayrımı ortadan kalktıkça kimse yeni bir içerik tüketmek istemeyecek. O zaman yeni bir şeyler söylemenin anlamı var mı?
Mayıs ayında kıç üstü oturduğum yer işte bu anlamsızlıktı benim için. Kimsenin okumadığı, kimse için değeri olmayan bir şeyler söylemeye hazır mıydım? Bir piyanistsiniz. Bir sonraki konserinize gelecek herkes sağır. Çaldığınız hiçbir eser duyulmayacak. Bunu bile bile sahneye çıkar mısınız? *

Yazı zihnimde bu tartışmalar ile geçirsem de anlamsızlık ağır bastı ve içeriklerim giderek azalmaya başladı. Video içeriklere biraz daha zaman ayırmaya başladım bu süreçte kendimi biraz daha toparlayabilmek için ama o da Kasım ayına kadar sürdü. Ekim ayının sonunda başlayan ve giderek yoğunlaşan iş seyahatleri beni üretmek konusunda durma noktasına getirdi.
Ve bir gece bir şeyler yazmak için bilgisayar başına oturduğumda yarım kalan yazılarımı, başlığı atılmış yazı fikirlerini gördüm. Daha önce başlayıp 3–4 parçasını yazdığım ama bitirmediğim yazı dizilerine, “bir ara okurum” diye notlarıma eklediğim makalelere bir göz attım. Muhtemelen bahsettiğim anlamsızlığın etkisi (bugün böyle yorumluyorum en azından) içimde müthiş bir her şeyi silme isteği duydum. Ve sildim.
Bilmiyorum, belki de bir şeylere etki edemediğim için o an etki edebildiğim tek şeyi yapmak istedim. İnanın bilmiyorum. Ama iyi geldi.
Sadece birkaç dakika sonra neden “Buraksu.com devam etsin ki?” diye sordum kendime. Yarısı pazarlama, yarısı günlük hayat. Babamın ardından yazdıklarım, reklamcılığın geleceği, Ödemiş Pazarı ve FRAME pazarlama modeli bir arada. Karmakarışık.
Önce bir böleyim, hepsini yazıları taşıyayım dedim. Sonra yazılara baktım. Artık o yazılardaki gibi düşünmediğimi fark ettim. Bu yazıları tekrar bir yerde biriktirmek gereksiz geldi. Yukarıda anlattığım “işlevsel” bir şeyler üretme fikrinin korkutuculuğu da bu gereksizliğe eklendi ve Substack’e “sil” dedim. Hepsi gitti.
Bunu X’te duyurdum. (Neden? İnsan bir şekil anlaşılmak istiyor.)
Gelen tepkileri okudum. Hak verdim. Çok saçma bir hareketti. Ama diğer yandan kuralları çiğneyen bir ergenin aldığı içsel tatmini hissediyordum. Eski tweetlerimi de silmeye karar verdim. Otomatik bir yazılım varmış. Onu kurdum. 1 haftada her şeyi sildi. Kendimi daha da hafiflemiş hissettim. Hafif ama koca bir boşlukta.
Bir overthinker olarak peki ne yapacağım şimdi diye düşünmeye başladım. Bu düşünce sürecinde bolca yaptığım saçma hareket ile ilgili eleştirileri dinleme fırsatım oldu. Elbette ki gerekçelerim vardı ama eleştirilerde haklılık payı büyüktü. Hatta bir tanesi çok haklı ve çok ağırdı.
Konu ile ilgili tartışırken “Yola çıkma sebebini unutmuşsun gibi konuşuyorsun Burak?” dedi ve varoluşsal ateşime körükle gitti bir arkadaşım. Eksik olmasın. İnsanlık için küçük ama kendim için büyük olan dertlerim üzerine biraz daha düşünmeme sebep oldu.
Kendimi bildim bileli her şeyin değersiz ve önemsiz olduğunu düşünüyordum. Lise yıllarım nihilizmin doruklarında geçti. Sonra (ne oldu tam bilmiyorum) bu anlamsızlıkta kendi anlamımı yaratabileceğimi fark ettim. Yıllar sonra okuyunca öğrendim “optimistic nihilism” diye bir şey varmış. Anlamsızlıkla bir çeşit mücadele şekli. Kendi değerlerini, anlamını, varoluş gayeni keşfetmek (uydurmak) ve onun peşinden gitmek…
Yola, “vermek” diye çıkmıştım. Bildiğimi, yaşadığımı, gördüğümü anlatmak. Bir süredir yolumu kaybetmiştim. Şimdi de tam buldum sayılmaz ama bu yazı ile dümeni tekrar yola, yolculuğa kırmış durumdayım. Bakalım yolculuk bizi nerelere götürecek.

Benden bundan sonra alacağınız içerikler ağırlıklı olarak “Schrödinger’in Köpeği” bülteni üzerinden gelecek. Kedinin ölü olup olmadığı ile ilgilenmeyi bırakıp, her şeye biraz boş vermiş bir köpeğin hikâyeleri. Yazmak istedikçe yazdığım, rutinlerin ve sınırların olmadığı bir format. Bazen kısa bazen uzun. Bazen bir hikaye, bazense kafayı taktığım bir detay…
Uzman olduğum konular üzerine yazıp çizdiğim profesyonel ve daha işe yarar içeriklerin yeri bundan sonra The Executives. Pırıl pırıl bir ekibe editörlük ediyordum uzun zamandır. Pazarlama ve yapay zekâ ile ilgili fikir ve görüşlerimi ara ara The Executives’te yazmak niyetindeyim. Takip etmiyorsanız takip edin. Hem benim yazdıklarımı kaçırmayın hem de bence Türkçe en iyi teknoloji pazarlama içeriklerine düzenli erişin.
Video içeriklerde canlı yayının otantikliğini çok seviyorum. Çok daha samimi ve açık. Hem kendi kanalım hem de The Executives için içerik üretmeye devam edeceğim. Kendi kanalımda ayrıca farklı olarak tamamen merak ettiğim konularda içerikler üretmek niyetindeyim. Zaman bulabilirsem elbette.
Pazarlama ile ilgili kitap konusu üzerine yüklenmem gereken bir başlık. Parça parça e-postalarda anlattığım şeyleri toparlamak ve bütünsel bir hâle getirmek herkes için daha faydalı olacak. Çok erteledim bu işi. Yazma konusunda önceliğim olacak. Umarım bu defa bu yazıyı okuyanlara mahcup olmayacağım. Küçük küçük e-book’lar önümüzdeki dönemde hayatımızda olacak.
Dünyayı anlamaya, anlamlandırmaya, arada böyle olduğu gibi düşüp kalkıp yeniden yola çıkmaya devam. Yolda karşılaşmak üzere!
Sevgiler,
Burak
* Yapay zekâ tavşan deliklerine pek denk gelmediği gibi sorduğumda uydurmaktan da geri durmuyor. Bir de finalde “anlam” üretiyor namussuz

.